Künye   |  Bize Ulaşın   |  Giriş Sayfam Yap   |  Sık Kullanılanlara Ekle
Ramazan Kıvrak

Yörük Obaları

Ramazan Kıvrak

yorukeditor@hotmail.com

13 Ekim 2007
font boyutu küçülsün büyüsün


KARADERE'DEN KUMLUOVA'YA


Fethiye’den kıyı boyunca  denizden giderseniz, yedi burunlardan, İblis Burnu’na, oradan Özlen Çayı’na. Yılanbalıklarının meşhur olduğu Özlen’deki tek ev Ahmet Ağabey’in evine gelinir. Geçtiğimiz yıl Özlen Çayı’nda bir balıkçının yaşam hikâyesini ve laus balığının baragadi ile yakalanmasını iki bölüm halinde Japon televizyon kurumu TV Main’e çekmiştik. Çekim haftalarca sürmüştü; denizdeki çalışmalardan karada özlediğimiz yakın dağlara çıkamamıştım. Çektiğimiz filmin Japonya’da ilgi görmesinden çok memnunduk. Japonlarla, Yörüklerle başladığımız filmin 7.sini çektik. Fransız, Belçika, Kore televizyonlarında da ülkemizin kültürünü tanıttık.

Bu defa karadan, Fethiye’den yola çıktık. Dont ile Gökben köyünden geçerken, Dont’un darısı, Gökben’in arısı dedik. Mendos Dağı’nın eteklerindeki bu iki köyün dağından yağ, ovasından bal akar. Yükseklerdeki, kiriş otunun kavurması ile çitemik ağacının meyvesini kış aylarında çıtır çıtır yiyip üzerine su içince dilimizdeki tadı hep hatırlayarak. Otu kekik, kuşu keklik olan dağın eteklerinden geçerken yukarılara amaştık; aşağılara lep deyip indik; belenleri dolandık. Domuz ovasına geldik.

Oradan Kabaağaç köyüne. Ve Minare köyüne varmadan tepedeki maşatlıya geldik. Sevecen, mutlu yürekli insanların yaşadığı bu mahallede birkaç ev var. Bunlar da Musluk sülalesinden. Bir iki koca herif, çocukları okutmuşlar iş güç sahibi yapmışlar. Oğullar gelinleri de alıp şehre gidince ne yapsınlar, çaresizce baki kalan dünyadan göçünceye kadar biz burada mutluyuz deyip ata yurtlarında kalmışlar.

Dağılmayan tek ailenin, 101 yaşındaki nenenin, yanında kızı, yanında oğlu, yanında onun oğlu, yani aş elek görmüş ak dastarlı nenenin torunun torununu yan yana getirdik. Hepsi ‘Eyiyiz.’ dediler. Ancak torunun torunu olan 6 yaşlarındaki çocuk, çocuktan al haberi dercesine ‘Ben babama yaşlanınca bakmayacağım; çünkü neneme bakmıyor.’ dedi. İnsanoğlu atasına bakmalı, onlara öf bile denmemeli; yoksa ‘ne ekersen onu biçersin’. Zaten ‘Taşa çıkan keçinin, taşa çıkan oğlağı olur.’ derler.

Yaşlı nenemiz, türkülerimizde olduğu gibi, geldi de geçti kâhpe gençlik dercesine ah çekip dağlara bakıyor. Karşımızdaki koca dağları eliyle gösterip, ‘Ayak basmadığım yer yoktur. Varlığı da yokluğu da gördüm; ama çok çalıştım. Erezil olmadık. Yaylaları çok severim. Ancak dizlerimde derman kalmadı; takadım da kalmadı. Yaz gelince yayla tarafına bakıp bakıp eski günleri hatırlayıp bazen ah, bazense çok şükür deyip dayanmaya çalışıyorum.’ dedi.

            Karşı evdeki çorap şapkalı ak sakallı, gün görmüş dede yanık yanık türküler söyledi. Bazen duygusallaştı bazen gözleri dolu dolu oldu. Bekli de biz varız diye ağlayamadı; gözyaşını içine akıttığı belli oluyordu. Biraz deşeleyince öğrendik ki, hem eşini, hem oğlunu art arda kaybetmiş; diğer çocuklar şehirde. Yalnız kalmış ata yurdunda. Biliyor ki kendi de gidince bu dünyadan, ocağına baykuş tüneyecek, bahçesinde kendiliğinden büyüyen incir ağacından başka ağacı kalmayacak. Kimseye kötülük etmediği, ilenç almadığı halde arkasından ocağına incir ağacı dikildi, şimdi baykuşlar tünüyor diyecekler, belki bazıları da çocukları da hayırsızmış vay vay diyecekler. Sakırdayan elleriyle tuttuğu bastonla yürüyüp, tavuklarına yem veriyor. Komşularının annesi ölmüş öksüz oğlakları da meleşerek etrafında dolaşıyor. Onlara ekmek kırıntılarını veriyor. Kim bilir belki biz yokken aralarında neler konuşuyorlar. Yaşlı dede eşim de oğlum da yok şimdi diyor, oğlaklar da meleyerek bizim de annemiz yok diyorlar. Gördüğümüz kadarıyla yalnızlık zor. Allah kul başına vermesin. Bütün bunları düşünürken keçiler dağdan geldi. Oğlakları da kuzuluktan çıkardılar. Anneler ile yavruları meleşerek seslerinden ve kokularından birbirlerini bulup emişiyorlar. Öksüz, yetim olanlara da çoban kadını tıpkı anne sütü olmayan bebekler gibi şişeyle süt veriyordu.

Fazlaca kalmadan yola devam ettik. Minare köyüne gediğimizde caminin önündeki asırlık zeytin ağacının dibindeki kütükler üzerine yaşları altmışı aşkınlar sıra sıra oturmuşlar. Her birinin yüzünde yılların verdiği tecrübeler var. Anlatılanlarla, ya üzülünce ya da sevinince yüzlerindeki kırışıklıklar daha belirgin oluyor.

Bu arada az yukarda davullar gümbür gümbür ötüyor. Biz de ‘davulun öttüğü, dumanın tüttüğü yere’ gitmeye alışkınız zaten. Düğün evine giderken taş duvarla iki kat örülmüş direk üzerine düverler, onun üzerine pardı, ve pürü üzerine geren toprağı serilmiş. Yağmurlu havalarda da toprağı sıkıştırmak için yungu da konmuş. Asırlık evdeki geçmişi düşünüp evin dışardan anayına ve köşküne bakalım derken iki geyik boynuzu duvara konmuş. Her ikisi de çatal en az seksen santim var. Boynuzları dedeleri koymuş.

Demek ki eskiden Minare köyünün yukarısındaki yalçın kayalarda, kartal yuvası gibi yüzlerce oyuğun olduğu dağlarda sürüler halinde geyikler varmış ve avlanılıyormuş. Araştırınca hala birkaç çiftin var olduğunu öğrendik onlarda avlanılmazsa geyiklerde üreme ve yaşama haklarını kullanarak çoğalmış olacaklar.

            Sokak aralarından tırmanarak düğüne yaklaştık. Gerçi bize düğün davetiyesi olarak sarı sabun okusu salmadılar; ama rehberimiz Minare köyünden Muhtarlar Derneği Başkanı Hüsnü Çalış önde gidiyor. Ben ve kameraman ve arkadaşlarım geriden geliyoruz. Bizi gören davulcular davula tokmağı öyle vuruyordu ki sanki davulun derisi yırtılacak. Davul güm güm ötüyor. Davulcu bir zamanların çevrede nam salmış, Günlükbaşı’dan rahmetli Çete Amca’nın oğlu. Bakınca Çete Amca’yı ve eski düğünleri hatırladık. Bir milyon liranın ucunu geleneklerde olduğu gibi tükürükle ıslayıp davulcunun alnına yapıştırdım. Para düşmesin diye de münip şapkasını da hafif aşağı doğru çektim. Arkadaşlarda davulcuya zurnacıya para astılar. Zurnacıya da yörenin çok sevilen gök gurba türküsünü çaldırdık ve evin içine girdik. İçerde delbekçiler var. Delbekçi kadınlar çaldı söyledi; biz de oynadık. Derken gelinin babasını oyuna davet ettik. 70’lik Şevket Amca Arap oyunu oynadı. Keskin hareketlerle oynanan bu oyun vücuda ağaç bağlanarak oynanırmış. Torbaya da tuz doldurup meydanın ortasında yanan ateşe atarlarmış ve patır patır ses çıkarırmış. Bu hareketli oyunu on beş yıldır dağ taş Yörük Obaları belgeseli için dolaştık; ancak bu oyunu ilk defa Minareli Şevket Amcada gördük. Kim bilir göremediğimiz neler vardı... Atalarımızın özünden, yüreğinden neler gelip gitmişti de bizler eremedik. Erenler de yazıp çizmeden anlatmadan kendiyle birlikte aldı götürdü.  Biz de yakaladığımız yerden kültürümüzü tanıyıp belgesel çekip gelecek nesillere aktararak ne büyük iş yaptığımızın farkına vardık.

            Sonra erkekler boşalttı odayı, kadınlar girdi. Gelin geldi. Gelini başını ve yüzüne kırmızı duvak örttüler. Belli ki kına gecesi yapılacaktı. Delbekçiler ayrılığın türküleri, ‘Ben köyümü özledim / Hem annemi hem babamı özledim.’ diye söylenmeye başlayınca gelin de, yakınları da ağlamaya başladı. Delbekçiler öyle içten öyle yanık söylüyorlar ki ağlanmasa olur mu? Zaten geline, ‘Karşı dağlar ekin midir, / Ekin değil burçak imiş, / Ananın kızdan ayrılması, / Yalan değil gerçek imiş’, ‘Çok ağlayacaksan seni göndermeyelim.’ desek gelin, ‘Hem ağlarım, hem giderim.’ der.

Gelin kızımıza, Allah mutlu etsin diyerek, hediyemizi vererek düğün evinden ayrıldık. Yolumuza devam ettik. Karadere’ye vardık. Akşam yattık sabah kalktık. Erkenden yola çıkıp Cavuralanı’nı geçip saatlerce yürüyerek Karadereli Gara Yusuf oğlu Hacı’nın yurdu yalıya vardık. Ancak Hacı Amca’nın başka yerde olduğunu, seksen yaşlarındaki eşinin develeriyle, keçileriyle, koyunlarıyla tek başına olduğunu gördük. Kara çadırın önünde tengerek eğiren nenemize ‘Sen burada tek başına korkmuyor musun?’ dedim. Bana ‘Kuş düneginde (yuvasında) korkmaz.’ dedi. Bize pıynar odunuyla kaynatılan çay ikram etti. Biz Hacı Amca’yı arar buluruz deyip geri döndük.

            Köy içinden sorduk soruşturduk, Hacı Amca’nın kışın akan, yazın kuruyan Karadere’nin gözünde, Boğaziçi mevkiindeki, Dıngıloğlu’nun yurduna gittiğini öğrendik. Ver elini Dınğıloğlu’nun oğlu Hüseyini de alarak Bogaziçi’ye vardık. Karadereli Gara Yusuf oğlu 82 yaşındaki sağlam yürekli, çelik bilekli Hacı Amca’nın elini öptük, başladık koyu sohbete.  Yörede deveciler sülalesinden olarak bilinen Hacı Amca’nın ilk sözü, ‘Çok şükür; dört yüz koyunum sekiz devem, evim eleğim var. Ben özü çıralı dost arıyorum.’dedi. Bu büyük laftı. Özü çıralı çam ağacı evin direğinde kullanılır. Evin çatısının bütün yükünü taşır. Yüzyıllarca dayanır, ateş tutuşturur, yanarsa da gür yanar. Yani sağlam, uzun süreli, yararlı dost isterim demek istiyor.

Hacı Amca’nın annesi Develioğlu Hacı Osman kızı Fatma da esaslı kadınmış. Yaşlılığında bile üzerine yorgan örtmez koyunyününden yapılan kepenek örtermiş. Bir yayla göçünde 700 koyun, 25 kısrak, üç katar yani 24 deve ile giderken gürül gürül akan çaya gelmişler. Örenden gelen çay yağmurla çoğalınca koyun karşıya ürküp geçmek istemez. Ne kadar uğraştılarsa bir türlü suya daldıramazlar. Hacı Amca’nın anası Fatma nine, büyük oğlunun omuzcuğuna biner. Oğlu suya dalar. Su oğlanın omzuna kadar gelmektedir. Daha karşıya geçmeden dururlar. Yüzlerini geriye doğru koyunlara karşı dönerler; anne koyunlara ‘Akbaş, karabaş, sarıbaş, kabaş!’ diye bağırır. Koyunlar adeta suyu yararak karşıya geçerler. Bu olay Yörükler arasında hayvanlarla insanların bağlılığını anlatmak için anlatılır gelir.

            Kışın yalı mevkiinde yaşayan Hacı Amca .’keçilerle teke ister pıynarlı tepe, koyunlarla koç o da ister  mevsiminde göç’ diye başladığı söze; yaylasını anlatarak devam etti, uğruna türküler yakılan’ Tezli belini aşamadım kar diye, Çok yastıklar kucakladım yar diye‘  başlanan türküdeki yer olan,Tezli belinden kuzeye doğru yamaca ağma şıp iki saatlik deve yürüşüyle varılan , 1800 metrelerdeki kar çukurunda yaşıyor. Çadırının karşısında ki koca taşın dibinden yaz boyunca kar alıp pekmezle karıştırıp şerbet yapıp günde beş bardak içtiğini ve böylece tansiyonunun düştüğünü söylüyor. Eskiden bir oğlağı tek başına yiyen hacı amca yaş sekseni geçince yarım oğlak yiyebiliyormuş. Doktorlar perhiz vermişler.  Diyor ki ben gara Yusuf un oğlu Hacı az yiyip açlıktan öldü dedirtmem, ölürsem tok öldü dedirtirim diyor. Ayrıca sevdiğim insanların adını kuzu doğunca boynuzuna yazarım büyüyünce de o dostuma yediririm diyor. Laf koyulaştıkça koyulaşıyor. Bu arada sürüler geldi. Keçiler oğlaklarla, koyunlarda kuzularla buluştular ve emiştiler. Sonra oğlaklar oynayıp zıplamaya, kuzularda annelerinin dizlerinin dibine sokuldular. kışta kıyamette katlanılmaz zorluklara dayanan çobanın en sevdiği zevkle seyrettiği bu zamandır.

           Derken Develerde gelmeye başladı; devenin doğurmasına Bortlama denir, Yavruya köşek, üç yaşına kadar Dorum, dört yaşında havut vurulunca erkeğine Pirinci, kancığına Kayalık eğer deve yoz yani tek hörgüçlü ise; altı yaşından sonra kancığına deve erkeğine Lök denir. Eğer çift hörgüçlü ise erkeğine Tülü, kancığına Maya denir. Develeri çok yakından tanırım en son tanıdığımda Çay kenarında Japonlara Deve yetiştiricisi olmak isteyen bir çocuğun gelecekteki hayal dünyası adıyla film çekerken; Yörük Ali nin Ceylan isimli devesi 13 yaşındaki bir çocuğu hörgüçlerinin arasından düşürdü sonra ayaklarınla altına çekti döşüyle çocuğu bastırdı bende koştum baktım çocuğun devenin altında sadece gözlerini görebildim. çocuğu kurtarmak için deve ile boğuşurken deve elimi bileğimden ve parmağımdan ısırdı hastanede altı dikiş atıldı. Çocuğu kurtardık, kolumuzu da kurtardık ama elimizi ısırttık buna da şükür beterin beteri varmış derler. Deveyle harara mı girilir, deveye oyna demişler dokuz çadır yıkmış. aslında güreşçi develer birbirlerinin kulağından ısırır. Isırmasın diye devenin ağzı bağlanır. Hakem heyeti de bağ sıkımı diye kontrol eder. Devenin kulağını tutarsan sizi rakip sanır ve dalar. Böyle durumda zikzak yapıp kirişi kıracaksın yani kaçacaksın. Eğer boğuşmak icap ederse baş parmağınla işaret parmağını devenin burun deliklerine sokacaksınız ve burnuna var gücünüzle vuracaksınız. Vurdunuz mu burnunun direği sızlayacak nerden gelip nere gittiğini bilemeyecek. Yoksa haliniz harap. Uzak durmakta fayda var. Hele hele Deveye değnekle vurursan 7 sene unutmaz. Fırsatını buldumu üzerine çöker ve sıvıdır, talaşınızı çıkarır. Böyle vakalar çok olmuştur. İntikamcı İnsanlara bile deve kini gibi kin vardır, bulaşılmaz denir. Deveye vurmak yerine vuruyormuş gibi yapıp anıtlamak daha doğru olur. Ben deve güreşlerini takip eden biriyim, zaman zamanda hakem heyetinde bulunurum. Özellikle güreşçi devenin, boyunla yaptığı makas ile ayağınla yaptığı çengel oyunundan genellikle kurtulunmaz. Hele iki oyunu bir anda yaparsa hemen urgancılar devreye girer.  12 kişi ellerinde urganlarla bir deveyi 12 kişide diğer deveyi asılarak ayırırlar. Deve elimi geveleyerek ısırdığından soğuk havalarda sızlıyor. Aradan altı ay geçti yaşadığım korkuyu unutmuştum. Dınğıloğlunun develeri sevimli sarıldık, kardeşçesine koklaştık yüreklerimizi açtık, asil hayvanlarla dostluğun doyumsuzluğunu öğrendik. hele birini sigaraya alıştırmışlar o sigara içenlerin yanına doğru gidiyor..sohbetimiz Hüseyin Koçbıyıkla devam ediyor.devenin boku arpa ile ezilirse diş ağrısına, sidiği deri hastalıklarına, sütü boğaz ağrılarına iyi geliyor.tüyünden çaşır, kazak, şapka gibi giyecek yapılır, kilimde yapılır. Ancak kilimin üzerine oturulmaz. Cenaze sarılır. Bunları anlatırken cebinden devetüyü çıkardı devetüyünün olduğu yere şeytan gelmez biz üzerimizde hamali diye taşırız dedi. Söze giren hacı amca şeytan gördüğünü şeytan sudan geçmez, Alaçat köyünün berisinde ala koyun şeklinde gençliğimde şeytan gördüm hatta kucakladım çok güzeldi. Bu koyun şeytanın sünnisi idi iblisi olsa çarpılırdım. Şeytan gördün mü fatiha suresi başta olmak üzere bildiğimiz duaları okumak lazım dedi. Bende şimdi şeytan var mı deyince. Şimdi insanlar şeytan olmuş. Ben şeytanı görsem tutar ip ile dakarım dedi.

           Tavuklar yükseklere tünemeye başladı 75 yaşında bu güne kadar burnu bile kanamamış 0n bir çocuk babası hayatında hiç doktora gitmemiş dıngıloğlunun oğlu Hüseyin koçbıyık bize çay ikram etti, çifte sarılı köy yumurtacını, köy tavucanı, höşmerimi, tereyağını, kese yoğurdunu, gatmarı, kuzuyu, oğlağı yaylada ikram edeceğim dedi. Bizde öğleden sonra gün uzamaz dedik. Güneş zaten tepesi aşağı sallanmıştı Akşama yakın oradan ayrıldık.

             Kumluova ya geldik kumluova bereketli bir yer. Çolkayıktan, Tasdelenden, Akdağdan Akguyruksallamazdan, İğdirceden, çıkan dereler birleşir çay olur. Bölgedeki yağmurlarla kumları da beraberinde getirerek Kumluovada Denize Dökülür. Toprakları çok bereketlidir. Başka yerlerde 7 veya 8 maça olan domates kumluovada 20 maçayı geçer. Civar köyler. Kumluovanın kumlarından bir kamyon, olmazsa bir traktör, olmaz ise bir el arabası, olmaz ise bir kürek o da olmaz ise bir avuç toprağı götürüp ağacının, çiçeğinin, sebzesinin dibine döker.

        Boğsullu sülalesinin kurduğu Kumluova çoğalmış, büyümüş, köy olmuş belediye olmuş çok çalışkan bir belediye başkanı var Ramazan Kaynak.  TRT içinde Zeybek Yapımcılığın hazırladığı yaylaktan kışlağa programı için Yapımcı yönetmen Ömer Çalışkan beyle Yöre müziklerini. Çekmeye başladık. Belediye başkanı Köydeki alara, kızıl kilim, heybe, çuvallardan oluşan mekân hazırladı. üç telli tezene kullanmadan on parmakla şelpe tekniğiyle çaldığı Curasıyla Hasan Bülbül, Saz da oğlu Mehmet Bülbül, Sincap bağırsağından teli, At kuyruğundan yayı olan kabak kemanede Arif Sümbül, Sazda kardeşi Ahmet Sümbül,  Demir kargıdan borusu, Alieyik ağacından süsü, 6 delikli, sipside Turgut Karagözden yörenin en güzel türkülerini dinledik. Sonra onlar çaldı bende Ağır zeybek, Kıvrak zeybek, Teke zortlatması oynadım. Hem çekimler yapıldı hem de keyif aldık gecenin bir yarısı evlerimize döndük paylaşabileceğimiz anılarımızla.      








Bu yazı 4,586 defa okundu.





yorumlayorum ekle




Yorumlar (1)
  • G ISIK / 10 Şubat 2008 00:01

    KARADERE'DEN

    Ilk kez Yoruklerle ilgili onlarin gozunden yazilmis bir yazi okudum. Umarim sizin Yoruk gelenegi olusumunuzun ici gozume carpan bazi Yoruk derneklerindeki gibi bosaltilmaz. Yoruklugun yokedilisi bugune kadar, "modernite geliyor, iptidai yontemler artik bizi aklamaz" denilerek hakli kilindi. Nedense Yoruklugun doga ile nasil uyumlu, derin bir ekosistem anlayisina dayali olarak isledigi sesi gur akademik cevrelerce dile getirilmedi. Yorukluk bile azinlik kulturune basari ile indirgendi. Arastirmalarinizda basarilar dilerim.







Anket

Ayda kaç kitap okur sunuz?

  • Beş
  • Dört
  • Üç
  • İki
  • Bir
  • Hiç



   [ sonuçlar için tıklayın ]